Home / Bayraksız Yazılar / Toplumsal Mücadelenin Önündeki Engeller ve Örgütlülük Kavramının Değişimi – Eymen Demircan

Toplumsal Mücadelenin Önündeki Engeller ve Örgütlülük Kavramının Değişimi – Eymen Demircan

Toplumsal Mücadelenin Önündeki Engeller ve Örgütlülük Kavramının Değişimi
Eymen Demircan
Bugün Türkiye’de toplumsal muhalefetin zayıf, dağınık ve parçalı olmasında AKP rejiminin ve çeşitli baskıların büyük payı olmakla birlikte, solun ve sol hareketlerin rolü de küçümsenmeyecek düzeydedir. Sol literatürde yeralan “örgütlü olmak lazım”, “örgütsüz mücadele toplumsal harekete zarar verir” gibi sözler kuşkusuz önemlidir, ancak Türkiye’de hüküm süren “örgütlü davranma kültürü” ve bu kültürün yansımaları bir dizi önemli sorun yaratmaktadır.  Elbette, örgütlü olmak önemlidir. Fakat örgütlenmenin içeriği, biçimi, hedefleri, amaçları çok daha önemlidir.
Hepimiz kişisel deneyimlerimizle toplumsal mücadele içerisinde örgütlenme biçimlerinin ve örgütlü davranış kültürlerinin bir çoğunu gözlemleme şansı bulduk. Neyin işlediğini, nerede tıkandığımızı, neyin tıkadığını ve toplumun mücadeleye nasıl dahil olabildiğini deneyimledik. Bugün eski ile yeninin arasında bir uyuşmazlık yaşanması ve eskinin yeniyi kabul etmek istememesi sebebiyle toplumsal mücadelede sürekli tıkanıklıklar yaşanması somut bir gerçektir. Mücadele ilerleyemiyor, aksine her geçen gün güç kaybediyor. Toplumsal mücadele gerilerken baskı rejimi hız kesmeden kendini kurumsallaştırıyor. Baskı rejiminin bir adresi var, fakat toplumsal mücadelenin adresi yok. Baskı rejimi kendini örgütleyebiliyor, fakat toplumsal mücadele kendini örgütleyemiyor. Baskı rejimi kendini sürekli yenilemesine rağmen sol geçmişte kalıyor ve yeniyi kabul etmiyor. Tıkanıklık ise burada başlıyor.
Örgütlenme, birey ve mücadele
Örgütlülük kavramı genelde bir sol parti veya kurumda örgütlü olmak şeklinde algılanıyor. Eski, bize böyle olması gerektiğini söylüyor ve sürekli bizi içine çekmeye çalışıyor. Bana göre bugün artık o eski örgütlülük, örgütlü mücadele gibi kavramlar önemli birer tartışma konusudur. Özellikle Gezi’nin ortaya çıkardığı, adı konmamış bir örgütlülük ve örgütlü mücadele tanımı var. Bunun adı aslında toplumsal mücadele içerisinde örgütlü olma kavramı. Forumlar, dayanışmalar, platformlar, savunmalar ve birçok mücadele alanında mücadele eden bireyler aslında örgütlüdür. Sol bir kurumda örgütlü olmasa bile mücadele içerisinde örgütlüdür. Örgütsüzler ise bu mücadele kanallarına dahil olmamış bireylerdir. Bana göre bir sol kurumda değil, toplumsal mücadele kanallarında örgütlenmek bugün bizi başarıya götürecek tek yoldur. Büyüyen ve toplumsallaşan hareketler gerçekçi bir birey hukukuna dayalı, yatay bir şekilde örgütlenen; grup reflekslerinin engellendiği, şeflerin, merkezi yürütme kurullarının ve başkanların olmadığı yapılardır. Birey hukuku ve yatay örgütlenme, yeni örgütlülük kavramının kırmızı çizgileridir. Aslında sol kurumlarla uyuşmazlığın temeli de buna dayanmaktadır.
Bugün birçok noktada mücadele alanları içerisinde örgütlü olan bireylerle, sol kurumlar içerisinde örgütlü olanlar arasında farklar ve uyuşmazlıklar var. Bu fark ve uyuşmazlık, toplumsal mücadelenin ve alanlarının tıkanmasına yol açmaktadır. Bu tıkanıklığın bir çok sebebi vardır. Ama en belirgini eski ile yeninin çatışması olarak adlandırdığım sol kurumlarla, toplumsal mücadele alanları üzerine kurulan yapılar arasındaki uyuşmazlıktır. Partileşmiş veya dernekleşmiş ya da kendini demokratik kitle örgütü olarak tanımlayan sol kamuoyunda “siyasetler” diye adlandırılan kurumların toplumsal çıkarı değil, örgütsel çıkarı öne koymasıdır. Toplumsal mücadele zeminlerine her biri sol kurumun bayrağı ve kurumsal temsiliyetiyle gelmesi, örgütsel çıkar ve grup refleksiyle hareket etmesi, birey olarak mücadele içinde olanları bir çok kez baskılamaktadır. Bu sebeple, bireyler mücadeleden kopmakta ve küsmektedir. Bu sebeple mücadele çoğu kez durma noktasına gelmektedir. 
Ülkemizde kendini “siyaset” olarak adlandıran onlarca sol kurum bulunmaktadır. Hatta aynı gelenekten gelen, bölünen, garip bir şekilde yan yana bile gelemeyen bir çok kurum vardır. Özellikle siyasetlerin bu kadar parçalı, bir araya gelemez oluşu toplumsal mücadele için önemli bir etkendir. Birçok mücadele alanında sol kurumların kendi görüşünü dayatması sebebiyle kriz yaşanmaktadır. Her sol kurum bir toplantı öncesi görüşlerini belirler ve katılaştırır, toplantılar genelde örgütlerin kavgası ile son bulur. Bazen de sol örgütler toplantılar öncesi ortak bir masa kurarak anlaşır ve sol kurumlarda örgütlü olmayan bireylere bu görüşü dayatır. Ama sol kurumlar asla sürekli olarak ortak görüş sergileyemez, çıkar çatışmaları ortak hareket etmeye engel olur.  Mevcut sol siyaset kültürü her zaman sol kurumların kendi çıkarlarını öne koyması şeklinde tezahür ederken, örgütlenecek alan olarak da toplumsal mücadele alanlarını değil, kendilerini işaret eden bir yaklaşım hakim olmaktadır.
Sol örgütler özellikle Gezi’den sonra örgütlenme sıkıntılarından dolayı, bayraklarını göstermeden, örgütleri dışında toplumsal mücadele alanları kurmaya başlamıştır. Eğitim, ekoloji, kent ve kadın hakları gibi alanlarda kendi kurumunun adını geçirmeden, fakat karar mekanizmasında durarak bu yapıları oluşturmaktadır.  Sol kurumların kurduğu platformların sözcüsü ve öne çıkan yüzü yine aynı siyasetlerde örgütlü  bireyler olurken,  bu tarz yapılanmaların asla büyümediği, dar bir toplumsal tabana dayandığı ve  toplumsal mücadele alanlarına zarar verdiği de bir gerçektir. Toplumsal mücadele bile ayrılıklara yol açmaktadır. Mesela bugün sadece benim bildiğim 3 sol kurum ayrı bir şekilde eğitim kampanyası yürütmekte. Toplumun önüne katalog gibi en az 3 eğitim mücadelesi veren yapı çıkmakta. Sol bugün mücadeleleri bile bölen topluma örgütlenecek alan yaratılmasında engel bir durumdadır. Örgütsel çıkarlar uğruna toplumsal hareketler engellenmektedir.
Hayır Meclisleri ve Sol
En yakın örnek olan Hayır Meclisleri’nde eski ile yeninin çatışmasını net bir şekilde yaşadık. Özellikle Gezi’nin bakiyesi ile merkezlerde kurulan meclisler toplumsal hareket içerisinde örgütlü olan bireylerin girişimi ile kuruldu. Merkeze yakın meclisler açık çağrı ile halkı meclislere davet etti. Bir çok ilçede kurulan meclis ise sol kurumların halka kapalı toplantılarla yan yana gelmesiyle, ya da bölgede güçlü olan siyasi kurumun tek başına hüküm göstermesiyle kuruldu. Merkezden uzaklaşınca birçok meclis sol kurumların yan yana gelmesi ile kuruldu. Bu meclislerde birey hukuku yoktu. Hatta pek çok meclis, Hayır Meclisleri’nin ortak bildirisini değil, sol partilerin bildirilerini dağıttı. Birey hukuku ile kurulan ilçeler ayakta kaldı, diğer meclisler daha seçim akşamı kapatıldı. Hatta bir çoğunun adı bile eskinin tezahürüne çevrildi. Birçok sol kurum referandum sonrası meclisleri terk etti ve kendi “dükkanlarına” döndü. Her şeye rağmen meclisler önemli bir örnek yarattı. Bir kısmı birey hukukunu gözeterek seçim boyunca mücadele içindekilerle eşitlendi. Bu hareketin doğduğu ve düzgün işleyebildiği İstanbul’da önemli bir güç yarattı. Meclisler hiyerarşisizdi. Başkanı yoktu, yönetim mekanizması yoktu. Ayrıca sol kurumların girişimi ile kuruluşunu ilan etmedi. Bir çoğu çok doğru kuruldu ve çok doğru ilkeleri ortaya koydu. Bir fırsattı o fırsatı iyi değerlendirildi. Meclisler sönümlense bile çok çok iyi bir örnek bıraktı. Kötü örneği de bize gösterdi. Artık öğrendik ki, yeninin peşinden gidenler iyi örneğe sıkı sıkı sarılmalı ve mücadeleyi büyütmelidir.
Sol kurumların ayrı bir mücadele alanı ise meslek odaları ve sendikalardır. Aslında sol kurumların toplumsal mücadeleyi zayıflatmasının en belirgin örneğini orada görmekteyiz. Her bir sendika ve meslek odası sol kurumlar için mücadele ve kavga alanıdır. Bu kavga genelde sağla değil, sol kurumların kendi arasında olmaktadır. Yoksulluk sınırının altında yaşayan bir ülkede olmamıza rağmen ve birçok sosyalist kurum olmasına rağmen işçilerin mücadelesinin büyümemesinin en büyük sebebi budur. Örgütsel çıkarlar sebebiyle sol, kendi öz mücadelesini bile yürütemez duruma gelmiştir. Solun bin parçalı ve kendinden taviz vermez yapısı bugün güçlü bir diktatörlüğü doğurmaktadır. Solun kendi arasındaki mücadelesi bir çok alanda devam etmektedir. Sol kurumların toplumsal hareketler üzerindeki etkisini sayamayacağım bir çok alanda görebiliriz. Toplumsal mücadelenin büyümesindeki en büyük engel kuşkusuz, aynı hedefe gidenlerin yolda birbirleriyle kavgaları ve çekişmeleridir. Eğer bir tehlike varsa sol kurumlar birleşmeli ve kendinden taviz vermelidir. Halkı mücadeleye katacak, toplumsal mücadele alanlarında olmalıdır. Bugün ise bunun tam tersini taşıyoruz. Sol kurumlar asla yan yana gelmiyor, aksine ayrı hareket etmek için gayret sarf ediyorlar. Bugünün yanlışları yarın bize ağır bir şekilde geri dönecek, gelecek bize küfür edecek.
Örgütü Değil, Toplumsal Mücadeleyi Örgütleme!
Toplumsal hareket içerisinde iki yol vardır. Sol kurumlar yoluyla mücadeleye katılma(eski), birey hukuku ile işleyen toplumsal hareketler içerisinde mücadele etme(yeni). Ya tüm sol kurumların, sol kurumlar içinde örgütlü olmayacağı bireylerle eşitleneceği birey hukukuna dayalı mekanizmalar yaratacağız, ya da yenilmeye devam edeceğiz. Sol kurumlar artık şapkasını önüne koymalıdır. On yıllardır mücadele içinde içinde olanlar ve bu diktatörlüğe karşı hiç bir geriletme yaşatamayanlar onlardır. Bu durumda taviz vermek zorunda olanlar onlardır. Toplumsal mücadeleyi kendi kurumlarının önüne koyarak, kendinden önemli ölçüde taviz vererek toplumsal mücadele alanlarını güçlendirmelidir. Asla oraya çıkar gözüyle veya kendi siyasi düşüncesini dikte edeceği bir alan olarak görmemelidir. Toplumsal mücadele içinde olan sol kurumlar içinde örgütlü olmayan bireyler ise asla bireysel görüşünü dayatmadan mücadeleye katılmalıdır. Her birey ve kurum kendi ideolojik kimliğini saklı tutarak ortak mücadeleyi hedeflemelidir.
Gezi Forumları güzel bir örnekti, birçok bölgede sol içi kavgalar nedeniyle yıpratıldı, Hayır Meclisleri’nin de sönümlenmesinin önemli sebebi sol kurumların onu araçlaştırması ve içlerini boşaltmasıydı. Oysa sol kurumlar toplumsal mücadele alanlarını araçlaştırmamalı, varoluş nedeni gereği onları koşulsuz desteklemelidir. Her kesimin içinde bulunduğu mücadele mekanizmalarını kurmalıyız ve büyütmeliyiz. Tüm mücadeleleri birleştirmeli ve ortak hedefe ilerlemeliyiz. Örgütsel ya da bireysel çıkarlara odaklı yaklaşımları etkisizleştirmeliyiz.. Demokratik düzenin inşasında her birimiz hamal olmalıyız. Hedefimiz mücadeleye katılamayanları, mücadeleye dahil olmalı. Her birey eşitlenmeli ve ortak hedef konusunda birleşmeli. Bayrağımız toplumsal mücadele olmalı; tek renk değil, rengarenk olmalıyız. Renklerimizi birleştirmeli ve diktatörlüğe karşı bireyin iktidarını kurmalıyız. Toplumsal barışı, özgürlüğü, eşitliği ve demokrasiyi ilk önce kendi içimizde içselleştirmeliyiz.
Bugün toplum sol kurumlarda örgütlenmeyi tercih etmiyor. Toplum zaten orada örgütlense ve toplumsal hareket sol kurumlar üzerinden şekillense, bugün yeni örgütlülük kavramı hakkında konuşmuyor olurduk. Hayır Meclisi örneğinin bize öğrettiği çok şey var. Bize öğrettiği en güzel şey şudur: Halk, içinde özne olarak var olabildiği yapıları omuzluyor ve büyütüyor. Özellikle Gezi’de en yüksek derecede gördüğümüz AKP karşıtlığı, birçok süreçte kendini gösteriyor fakat vücut bulmuyor. Bu gerçekleri göz ederek, halkın içinde özne olacağı hiyerarşisiz, grup reflekslerinin yok olduğu, örgütsel ve bireysel çıkarların olmadığı taban hareketleri kurmalıyız. Meclis tipi örgütlenmeyle tabandan oluşan bu hareketlerin koordinasyonunu kurmalıyız, tabanın iradesi ve kararıyla ortaklaştırmalıyız .Birey hukuku en önemli, taviz veremeyeceğimiz, değiştirilmesi teklif bile edilemeceği kırmızı çizgimiz olmalı. Kısaca demokrasinin meclislerini kurmalı, doğrudan demokrasiye giden yolu hep birlikte örmeliyiz. Bugün iki seçenek var. Ya hürriyet, ya istibdat; ya var oluş, ya yok oluş.

Check Also

Hayır Meclisleri ve Mücadelenin Toplumsallaşması – Eymen Demircan

Eymen Demircan   2017 Referandumuna Hayır Meclisleri damga vurmuştur. Bana göre tarihin en iyi seçim ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir