Home / Bayraksız Yazılar / Neoliberalizm’in Dağılan Demokratik Yüzü – Joris Laverink

Neoliberalizm’in Dağılan Demokratik Yüzü – Joris Laverink

  • Joris Laverink, Çeviri: Defne Topçu

“Krizdeki bir çok ülkede olduğu gibi Türkiye’nin sorunu neoliberal prensipleri yok saymasında değil onları ilk etapta benimsemesinde yatmaktadır. “ 

Gelecekte, geriye doğru 2010’lu yıllara baktığımızda, hangi görüntüleri hatırlıyor olacağız? Özel yatırımların ve serbest piyasaların bize sağladığı varlık ve gelişmişlik düzeyini mi anımsayacağız? Neoliberal hükümetlerimizin yönetiminde yaşadığımız özgürlük ve demokrasi mutluluğunu mu? Yoksa gelecek nesiller için nasıl cesurca korumaya aldığımız kültürel ve doğal mirasımızı mı?

Yüksek olasılıkla hiçbirini. 2010’ları düşündüğümüzde, sokaklardaki protestocuları, koca bir nüfusun  evlerini ve yüreklerini arkada bırakarak terketmeye zorlandığı Ortadoğu’yu kasıp kavuran savaşları ve sadece iş bulma umuduyla hayatlarını riske atan yeryüzündeki milyonlarca insanı hatırlayacağız.  Yabancı düşmanı saldırıları, ırkçı politikacıları, yasaklamaları ve kısıtlamaları hatırlayacağız. Belki de hepsinden çok, geçmişe inaçsızlıkla bakacağız, nasıl bu kadar umarsızca durup gezegenimizin sürekli ve yavaşça yok edilişine – geri dönüşü olmaksızın yakarak, kazarak, düzleyerek- şahit olabildiğimizi anlamakta zorlanacağız .

Kuşkusuz ki devletin bu küresel krize yanıtı hızlı ve kararlı olmuştu: Bankalar kurtarıldı, protestocular geri püskürtüldü ve sınır duvarları örüldü. Ekonomik gerileme, sosyal huzursuzluklar ve son dönemin politik istikrarsızlıkları, neoliberal iktidarların demokratik görüntülerini terkedip otoriteryen doğalarının suyüzüne çıkmasına yolaçtı. Tüm bu gelişmeler özellikle   son yıllarda anti-demokratik u dönüşünün en vurucu örneğini teşkil eden  otoriter neoliberalizm’in sergilendiği Türkiye de çok şiddetli oldu . Stratejik bir Nato müttefiki, Batı’nın eski  müslüman arkadaşı ve uzun dönemli Avrupa Birliği adayı olarak Türkiye’nin hali hazırdaki olağanüstü hal durumu bir istisna olmayıp gerçekte, doğal bir uç noktadır.

Türkiye’nin kaynama noktası

Türkiye’nin neoliberal başarı hikayesi üzerine ilk perde  2013 yılı gezi protestoları sırasında ülkenin otoriterliğe dönüşünü hızlandıran  ekonomik baskılarla inmeye başladı. O günden beri, Kürt sorunundaki şiddet sarmalı, Gülen hareketiyle yükselen tansiyon ve Temmuz 2016  darbe girişimi şu mantıksal sonuca ulaştı: Zorlukla elde edilen sosyal haklar ve siyasi özgürlüklerin aşınması ile gittikçe otoriter bir başkanlık devletine doğru yönelim.

2013 yılında gezi protestoları ile milyonlarca  insanın hükümete karşı ifade ettikleri direniş Erdoğan yönetimindeki  akp hükümetini hazırlıksız yakalamıştı. O güne kadar Akp, çoğunluğun tüm beğenisi ve desteğini alarak, batının bölgedeki islam mucizesinin tüm ayrıcalıklarını yaşayarak kapitalist demokrasilerin neoliberal klubune katılmak üzere üstüne düşen görevleri teker teker ifa etmekteydi.  Öngöremediği ise gittikçe daha fazla insan kendi komşuları gibi hissederek şehrinden ve çevresinden kopuyor; yabancılaşıyor, kendi yaşamlarından dışlanıyor, yıkılan evleri ile yapısal bir şiddetin kurbanı oluyor, işlerini kaybediyor, tıyatroları kapatılıyor, ağaçları kesiliyor ve umutları öldürülüyordu.

Nüfusun, gelişme ve refah sunan neoliberal söylemini reddeden, önemli bir bölümü ile karşı karşıya kalan hükümet bildiği tek yöntemle karşılık vermeye çalıştı: süngülerini keskinleştirdi, ve kendi halkına karşı savaş başlattı.

>>> gittikçe daha fazla insan kendi komşuları gibi hissederek şehrinden ve çevresinden kopuyor; yabancılaşıyor, kendi yaşamlarından dışlanıyor, yıkılan evleri ile yapısal bir şiddetin kurbanı oluyor, işlerini kaybediyor, tiyatroları kapatılıyor, ağaçları kesiliyor ve umutları öldürülüyordu.

Sokak protestolarına karşı yapılan çok şiddetli polis müdahaleleri sonrası -ki burada içlerinde 15 yaşında Berkin Elvan’ın da aralarında olduğu bir düzine insan öldürülüyor, binlerce kişi yaralanıyor ve yüzlerce kişi tutuklanıyordu- devlet, baskılamalarına daha az aleni olarak ama daha otoriter yollarla devam etmeyi sürdürdü. Protestolara destek veren activistler, sanatçılar ve akademisyenler terörizme destek olmakla suçlanıyor ve benzerleri durumlarda aynı hükümler veriliyordu. Öğrenciler bile tweet attıklatı gerekçesi ile hapsediliyor, öğretmenler derslerde ülke tarihindeki en büyük başkaldırıyı inceyip tartıştıkları nedeniyle işlerini kaybediyorlardı.

Pek çok yabancı gözlemci Türk devletinin sert tepkisini AKP nin ‘otoriter dönüşü’ olarak nitelendirdi. Gezi direnişi öncesine göre  devletin daha otoriter tavır içinde olduğu gerçeği doğru olsa bile, bu son gelişmeyi geçmiş ile bir kırılma noktası olarak göstermek yanıltıcı olacaktır. Gezi sonrası yaşanılan baskılar ve siyasi engellemeler geçmişle bir kırılma noktası değil, bir kaynama noktası özelliğindeydi- küresel olarak neoliberal rejimlerin karakteristik özelliği olarak süregelmiş  yapısal şiddet ve zulümlerin bir hasadı olarak.

Özgürlük sever ‘teröristler’

Geziden bu yana devletin kontrol alanı dramatik bir şekilde genişledi, sivil haklar ve ifade özgürlüğü kısıtlandı ve genel ekonomik durum kötüleşmeye devam etti. Bu süreçte Türkiye’nin batılı müttefikleri kutsal saydıkları değerleri için devreye girmekte başarısız oldular veya reddettiler mi demeliyiz?

Hatta Türk devleti ülkesinin kürt nufusu yoğun güneydoğu bölgesinde kendi insanlarını öldürürken, NATO jetleri Suriye,deki sözde islami devleti vurmak için Türkiye deki  hava üslerinden havalanmaya devam ettiler.  Binlerce Kürt evlerinden edilirken, Alman Şansölyesi Merkel, Avrupa kalesinin sınır  korucusu olarak belirledikleri Türkiye, de Başkan Erdoğan’ a tartışmalı göçmen anlaşması için barşçıl bir ziyarette bulunmakta idi

2015 yazında, köklerini Kürt özgürlük hareketinden alan sol Halkların Demokrasi Partisi-HDP’nin  genel seçimlerde yüzde 10’luk barajı fazlasıyla aşmasısından en fazla 2 ay sonra Türk devleti ile PKK arasındaki savaş bir üst düzeye tırmandı.

Bu iki olay grift bir şekilde birbiriyle bağlantılıydı. İşgüzar AKP, ülkenin baskı altında tutulan Kürt azınlığını hiçbir zaman kendi seçim yatırımı dışında bir olgu olarak görmemişti ve AKP’nin bir önceki dönem PKK ile barış çabaları da asla Kürtlerin yıllar süren sosyal, kültürel ve siyasi haklarının yok sayılmış olmasına yönelik bir iyileştirme niyetinde olmamıştı. Tam tersine, kürtlere bu yakınlaşma adımı, kürt sorununun çözümünün onları neoliberal dünya içeriğine uygun model vatandaşlar haline getirmeye olan inaçlarından kaynaklanmaktaydı- borçlandırılacaklar, köleleştirilecekler ve güvencesiz işgücü haline getirileceklerdi. Nitekim, 2013 sorasında, AKP kürt sorununu çözmeye çalışmak yerine milliyetçi seçmen tabanına hitap ederek ve kürtlere saldırarak siyasi gücünü daha fazla arttırabileceğini farketti.

Politik stratejideki bu değişimden ve PKK ile savaşın hızlandırılmasından itibaren ,Türk devleti otoriter tavrını ikinci vitese almış oldu. Herçeşit  politik muhaliflerine (basında olsun, sokaklarda olsun veya basit bir bildiri ile olsun) son hızla uyguladığı baskıları meşrulaştırmak amacıyla , kendi politikalarına karşı olan herkesi ‘terorist’ olarak yaftalayacak bir yapı oluşturmaya başladı. Sonrasında HDP yöneticileri hapse atılmaya ,parti kurmayları alıkonulmaya, tutkulanmaya, işlerinden atılmaya ve yurtdışına kaçmaya zorlandılar.  Tüm direnişler ‘terorizimle suçortaklığı ‘ olarak nitelendirildi; diğer bir deyişle, Kürtlerin haklarını ve kültürlerini resmi olarak tanımayı talep etmek olarak değerlendirildi.

2016  yazındaki başarısız darbe girişimi, AKP’ye tüm devlet kadrolarında, hakimler , avukatlar, öğretmenler ve  güvenlik güçleri arasında gerekli gördüklerini görevlerinden alarak temizlik yapmak  için bir fırsat sunmuş oldu. Yüzlerce medya kuruluşu kapatıldı, ve ‘gazetecileri koruma komitesi’nin aralık ayı raporuna göre 81 gazeteci hapse atıldı-bu sayı yerel aktivistlere göre daha fazla olarak belirtilmektedir. Hepsinin ötesinde bir zamanlar komşuları için demokratik islam örneği olarak selamlanan Türkiye , yönetimde parti gücünü daha da arttırmak için en sert yaptırımları uygulayan ve ülkeyi sözde ‘felaket’ten koruma amacıyla  devlet baskısına giderek daha fazla ihtiyaç duyar hale geldi.

UÇURUMA BAKMAK

Türkiye örneği bize, neo-liberalizmin masalsı ön yüzünün arkasında neyin gizlendiğini  ve arka yüzdeki otoriter yapının  öne gelince ne olduğunu göstermektedir. Neo-liberalizmin prensipleri Türkiye tarafından benimsenince bir taraftan ülkenin finansal ve siyasi elitlerinin, nasıl, istedikleri gibi yapılaştırıp, yokedip, bozduklarını diğer taraftan da dışardan hiçbir müdahale olmadan yüksek büyüme oranları,karlı yatırım fırsatları ile maskelenmiş iş hayatının olağan şekilde devam ettiğini  göstermiştir.

Ian Bruff’un denemesinin önsözünde yazdığı gibi “neoliberalizm, kendi görmek istediği herçeşit pazarın , bu amaçla devletin de merkezde uygun şekilde rol alması ile, yaratılıp korunmasıdır”. Belki Türkiye burada bizi bir adım daha öteye taşımaktadır: onun kendi görmek istediği herçeşit pazarın başarıyla yaratılıp korunması ile neoliberal Türk devleti daha da baskın şekilde gürbüzleşmektedir – kendi vatandaşları ile ilişkilerde dikey olarak ve diğer ülkelerle paralel olarak. Neoliberal devlet kendi yönetici elitlerinin idaresi altında daha büyük bir  kontrol düzeni haline gelmektedir. Bu elitler zaman içinde, otoriter damarın da etkisi ile, yabancı düşmanı popülistler haline geldiklerinde, artık o ülke de kendi uçurumuna bakacağı noktadan çok uzakta değil demektir.

Neoliberalism’s Crumbling Democratic Façade

 

Check Also

Toplumsal Mücadelenin Önündeki Engeller ve Örgütlülük Kavramının Değişimi – Eymen Demircan

Toplumsal Mücadelenin Önündeki Engeller ve Örgütlülük Kavramının Değişimi Eymen Demircan Bugün Türkiye’de toplumsal muhalefetin zayıf, ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir