Home / Bayraksız Yazılar / Politik bir kent ve doğa hareketi için tartışma notları – Ömer Suvari

Politik bir kent ve doğa hareketi için tartışma notları – Ömer Suvari

  • Ömer Suvari

Türkiye toplumu 2000’li yılların başından bu yana etkileri toplumsal yaşamın her alanına yayılan bir sosyal – siyasal dönüşümler dizisi içinde yaşıyor. Ekonomik krizler, Kürt sorununda yaşanan çözümsüzlük, Ortadoğu savaşları, siyasal İslamcılığın neo-liberalizme eklemlenmekte gösterdiği başarı sözkonusu dönüşümlerin temel dinamikleri durumunda. Bu süreç boyunca toplumsal yaşamın tüm alanlarını sermaye ilişkilerine dahil eden; eğitim, sağlık, güvenlik, enerji, ulaşım gibi alanlarda hızla derinleşen neo-liberal politika seti, AKP yönetiminde ekonominin, siyasetin ve devletin yapısında köklü dönüşümlere yol açtı.

 1. 2000’li yıllarda Türkiye, Devlet ve AKP

Bu dönüşümün en büyük sonuçları 2001 krizinin ardından AKP hükümetleri döneminde hız kazanan ikinci kuşak yapısal reformlarla birlikte devletin yeniden yapılandırılması sürecinde ortaya çıktı. 24 Ocak Kararları’na benzer sonuçlar doğuran ve “Kemal Derviş Reformları” olarak tanınan bu yapısal reformlar dizisi, özellikle ekonomi yönetimi, iç güvenlik mekanizmaları, sosyal politikalar gibi alanlardaki geleneksel devlet mimarisinin dönüştürülmesiyle sonuçlandı. Yeni sömürgecilik ilişkilerinin ekonomik ve siyasal özüne dokunmaksızın, son derece teknokratik ve vahşi bir ekonomik-siyasal rasyonalite temelinde çalışan karar odaklarıyla donatılan bu “yeni devlet” giderek olgunlaştı.

Yaklaşık 15 yıllık dönüşüm sürecinde ekonomik ve sosyal karar süreçleri Başbakanlık, Merkez Bankası, Hazine gibi bir kaç temel kurum ve bunların çeperindeki uluslararası ve yerel sermaye dinamiklerine devredildi.  Yatırım Danışma Konseyi, Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu, Gelir İdaresi Başkanlığı, BDDK, Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu gibi bağımsız düzenleyici kurulların teknokratik aygıtlarına devredilen politika oluşturma ve uygulama süreçleri devletin mimarisini köklü şekilde değiştirdi. Bakanlık bürokrasileri ve hemen tüm kritik kurumlar Başbakanlığın, sermaye örgütlerinin ya da uluslararası düzenleme kurullarının yan ofislerine dönüştürülürken, 2011 yılında çıkarılan 6223 sayılı yetki kanunuyla birlikte devlet tümüyle KHK ve torba yasalarla yönetilen neo liberal, otoriter bir mekanizma haline geldi. 15 Temmuz darbesi sonrası gündeme gelen OHAL-KHK rejimi ise, söz konusu mekanizmaları torba-yasa gibi yan araçlara gerek duymadan ve meclisi devre dışı bırakarak işletmeye, doğrudan yapılan atamalar ya da işten el çektirmelerle birlikte yönetmeye başlandı. Gerçekte uzun süredir olağanlaşmış bir neo-liberal olağanüstü hal rejimiyle idare edilen Türkiye, 15 Temmuz sonrasında bu rejimin adı konulmuş bir versiyonu içinde yaşamaya başladı.

Bu koşullarda yapılan 2017 Anayasa referandumu, Erdoğan’ın ve çevresindeki son derece daralmış iktidar kliklerinin (geçmişin Filipin tipi demokrasi tartışmalarını hatırlatır bir tarzda) “Malezya tipi demokrasi”yle yönetilen bir parti-devlet rejimi inşa etme yolundaki en önemli adımlarından biri olarak ortaya çıktı. Bu adımı önümüzdeki dönemde seçim ve siyasal partiler kanunlarındaki değişikliklerin, ekonomi yönetimindeki yeni yasal düzenlemelerin izleyeceği de neredeyse kesin. Atılacak her adımın siyasal alanı AKP lehine daraltmaya yöneleceği, alışılageldik politik yelpazeyi ve mevcut (parti, hareket vb.) kurumları köklü bir şekilde değiştirecek sonuçlar doğuracağı ise şüphe götürmeyecek bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

2. Toplumsal Muhalefet ve AKP düzeni

Günümüzde neo liberalizmin otoriterleşme ve teknokratikleşmeye zorlayan uluslararası dinamiklerinin, özellikle 2007’den itibaren (ve 2010 referandumunun ardından belirginleştiği şekliyle) birçok yeni sömürge ülkede olduğu gibi Türkiye’de de devlet terörünün ve güvenlik devleti inşaası sürecinin damgasını vurduğu hızla daralan bir siyasal alan yarattığını biliyoruz. Bu rejimin, uluslararası sermayeyle girilen yeni ilişkiler temelinde inşaat, maden, altyapı ve enerji sektörleri odaklı bir sermaye birikimi rejimiyle desteklendiği ve tüm toplumu saran bir proleterleştirme dalgası yarattığı da çıplak bir gerçeklik olarak önümüzde duruyor. Kürt sorunu, orta sınıfların krizi, tarımın tasfiyesi, metropol odaklı kentleşme, geniş çaplı bir kent, mekan ve doğa yağması, cinsiyet ayrımcılığı temelindeki toplumsal şiddet toplumsal yaşamın genel karakterini oluşturmaya devam ediyor. Bu denli geniş bir sosyal zemine yayılan ekonomik-toplumsal kriz döngüsü içinde solun neden ciddi bir gelişme gösteremediği ise ayrı bir tartışma konusunu oluşturuyor.

Öncelikli olarak demokratik muhalefet hareketinin yaşadığı daralmanın ve cılız gelişme seyrinin yalnızca baskı ve şiddet politikalarıyla ya da  neoliberal devlet mekanizmalarının yarattığı baskılamayla açıklanamayacağını söylemek gerekir. Yaşanan zayıflığın ve gelişmeye kapalı demokratik muhalefet kompozisyonunun solun iç yapısından ve örgütlenme dinamiklerinden kaynaklanan nedenleri olduğu açıktır. Solun ve demokratik muhalefetin 2000’li yıllar boyunca izlediği iki temel gelişme yoluna biraz yakından bakmak, bu nedenleri açıklamak bakımından yararlı olacaktır.

İlk olarak bu dönem boyunca toplumsal siyasal yaşamın tüm gözeneklerine nüfuz eden neo-liberalizme karşı, neo-liberalizm öncesi döneme ait “merkeziyetçilik”, “devletçilik”, “bürokratizm” gibi anakronik eleştirilerle karşı koymaya çalışan akımlardan söz etmek gerekir. Genellikle “katılım”, “desantralizasyon”, “yerel özerklik”, “sivilleşme”, “müzakere”, “kültürel çeşitlilik”, “sürdürülebilirlik”, “sivil toplum inisiyatifi” gibi temaları tekrarlayan bu akımlar 2010’lu yıllara kadar uzanan bir süreçte etkinlik gösterdi. Siyasal ya da toplumsal inisiyatifler halinde talepleriyle birlikte kolaylıkla neo liberal siyasal-toplumsal çerçeve içinde massedilen bu tür politik programlar, özellikle 2010 referandumu ve 2011 seçimlerine kadar AKP tarafından da etkin şekilde devletin yeniden yapılandırılması sürecinin bir enstrümanı haline getirildi. Bu tür “sol”  hareketler sivil toplum yönetişimi programlarının (kent konseyleri, kalkınma ajansı fonları, kurumsallaşan vakıflar, BM ve UNESCO programları, belediye yönetimleriyle kurulan informel ilişkiler vs. gibi) yerel/bölgesel yönetim araçları ya da uluslararası kalkınma/koruma aygıtlarının katılım prosedürleri içinde ehlileştirildiler ya da çoğu zaman “devletleştiler”. Daha trajik bir gelişme süreci içinde birçoğu kendi programlarının AKP’nin “ileri demokrasi” ve “yeni Cumhuriyet” mistifikasyonu içinde eridiğini ve siyasal planda AKP’ye  yedeklendiklerini gördüler. Kim siyasal partiler bu süreçte sert bölünmeler ve tartışmalar yaşarken, AKP’ye  yedeklenmeden kaçınmak isteyen liberal sol akımların önemli bir bölümü Kürt hareketinin periferinde konumlanmayı tercih etti, birçok topluluk kampanya gruplarına ya da cılız STK’lara dönüştüler.

Toplumsal siyasal muhalefet saflarındaki ikinci gelişme yolu olan AKP’nin izlediği toplumsal siyasal programa, siyasal islamcılığın çeşitli varyantlarına ve yarattığı otoriter, muhafazakar dinamiklere karşı mücadeleyi kapitalizm karşıtı mücadelenin bir biçimi olarak düşünen ve devletin/toplumun değişen niteliklerini gözönüne almaya çalışan düzen karşıtı toplumsal muhalefet arayışları ise dönem boyunca etkisiz bir siyasal profil çizdi. Bu arayışlar çoğu zaman solun geleneksel zaaf ve fraksiyoner davranış alışkanlıkları sonucunda daha başlangıçta ölü doğdu. Pek çok girişim solun geleneksel olarak etkin olduğu alanlarda belirli gündemlere/bölgelere sıkışma eğilimi taşıdı ve cılız hak mücadeleleri halinde gelişti. Bunlar dışında kalan Tekel Direnişi, İnternetime Dokunma eylemleri, ODTÜ protestoları, Hes direnişleri, Hopa ve 1 Mayıs eylemleri gibi uzunca bir sürece yayılan direniş birikimi Gezi isyanına yaklaşılırken önem taşımasına rağmen, muhalefetin değişik özneleri, yaşanan siyasal ve sosyal dönüşüm sürecinde solun parçalı kompozisyonunu aşacak militan bir kitle mücadelesi profili yaratamadı.

Sonuç olarak neoliberal toplumsal yıkım politikalarına ve yükselen otoriter gericiliğe karşı sağlık, eğitim, ulaşım, iş güvenliği gibi alanlarda sosyal haklar için yürütülen mücadeleler, sol hareketler için Latin Amerika ya da kimi Asya ülkelerinde olduğu gibi herhangi bir toplumsal siyasal örgütlenme düzlemi yaratamadı. Çoğunlukla bu ülkelerdeki hareketlere öykünen ancak fraksiyonel dernekler olmanın ötesine geçemeyen “gecikmiş” hak mücadelesi örgütleri ortaya çıktı. Türkiye’de sosyal hakların tasfiyesi süreci 1990’lı yıllarda ve 2000’lerin başında büyük ölçüde tamamlanmasına rağmen, bu tarihsel periyotta güçlü bir direnişin örgütlenememesi, bu tasfiye sürecinin (çoğu zaman tasfiye tamamlandıktan sonra) oldukça geç bir tarihte karşılanması sonucunu doğurdu. Zayıf bir toplumsal-politik zemine dayanan ya da fraksiyoner siyaset alışkanlıklarıyla ele alınan direniş çabaları, yeni düzenin “parti devlet”i olan AKP’nin yaşanan büyük kentleşme, proleterleşme ve sosyal hakların tasfiyesi sürecinde kendi muhafazakar sosyal ağ ve organizasyonlarını geliştirmek ve bir önceki döneme göre artan düzenleyici sosyal harcamaları bu yönde tamponlar haline getirme politikası karşısında hızla çözüldü. Hak mücadelelerinin AKP’nin toplumsal temelinin güçlü olduğu kent ve bölgelerde herhangi bir yankı yaratmaması, diğer bölgelerde ise “kültür savaşı” ya da “yaşam tarzı” gibi etiketlerle marjinalleştirilmesi bu nedenle şaşırtıcı olmadı. Sonuçta sol hareketler, partiler  ve gruplar kendi varlıklarını ve değerlerini sürdürmeyi birincil öncelik olarak kurgulayan politik programlar üretmeye zorlandılar. 1980’lerin gençlik mücadelesi, kadın hareketi ya da 1990’lara damgasını vuran kamu çalışanları sendikal hareketi gibi kitlesel muhalefet dinamikleri içinde kendini yeniden kurmaya yönelen bir cesaret, atılım ve politik kültür düzlemi yaratılamadı.

Diğer yandan  bu dönem boyunca Türkiye’nin son 30 yılına olduğu gibi 2000’li yıllarına da damgasını vuran Kürt sorununun toplumsal muhalefeti derinden etkilediğini, devletin toplumsal muhalefeti bastırmak ve kriminalize etmek için Kürt sorununu başarıyla kullandığını da ayrıca belirtmek gerekir.

3. Gezi Direnişi ve Sol

Yukarıda çerçevesini çizdiğimiz sosyal ve siyasal atmosfer boğucu yanlarıyla tüm toplumu ve toplumsal muhalefeti sarmışken, 2013 Gezi Parkı eylemleriyle başlayan Haziran direnişi, Türkiye’nin siyasal toplumsal kaderini ve toplumsal muhalefetin ufkunu çarpıcı bir şekilde değiştirdi.

Haziran İsyanı’nı izleyen gelişmeler AKP’nin siyasal hegemonyasında büyük bir kırılmaya neden oldu. Bu  hegemonya krizinin AKP rejiminin yıkılmasına ya da neo liberal toplumsal-siyasal programın tasfiyesine yönelen yaygın, güçlü ve kalıcı bir halk iradesinin ortaya çıkışıyla sonuçlanmadığını biliyoruz. Ancak Gezi direnişi solun ve toplumsal muhalefetin zihin dünyasına ve politik kültür atmosferine silinmez izler bıraktı.

Demokratik toplumsal-siyasal muhalefetin 2013 Haziranı’nda yükselen büyük isyan hareketine çok zayıf bir toplumsal temelin yanısıra, hareketin kapsamıyla kıyaslanamayacak ölçüde dar bir politik örgütlenme ve politik akıl düzleminde, iç çatışmalarla bölünmüş bir ilerici emek örgütleri kompozisyonuyla “yakalanması” sol hareketler için büyük bir travmaya yolaçtı.

Bilindiği gibi iki üç yılda bir yöneticileri dışında neredeyse bütün kadroları ya da örgütsel mekanizmaları yenilenen sol hareketler, eşi görülmemiş bir ideolojik, politik ve örgütsel keşmekeş halinde Gezi direnişine katıldılar. Gezi direnişi boyunca hareketin ortaya çıkardığı yeni muhalefet, örgütlenme ve siyaset dinamiklerine değil, “isyanın ne anlama geldiğine”, “hangi sınıfsal dinamiklere dayandığına”, “direnişle nasıl başa çıkılacağına”, “isyanı çalmak isteyenlerle nasıl mücadele edileceğine”, nasıl “öncülük” edileceğine odaklanan sol hareket açısından direniş süreci büyük bir politik travma halinde yaşandı.

Bugünden bakıldığında toplumsal muhalefet için 12 Eylül döneminin perdelerini nihai olarak kapatan, Türkiye tarihinin gördüğü en büyük düzen dışı siyasal eylem ve toplumsal hareket zeminini kuran Haziran direnişi, “neyin yapılamadığına ve nasıl yapılması gerektiğine dair”  yepyeni bir ufuk yarattı. Gezi direnişi ezilenlerin ve toplumsal muhalefet kesimlerinin kolektif örgütlenme ve eylem kapasitelerini geliştirilememesine rağmen, hareketin dinamizmi, çoğulculuğu, yıkıcı ve kurucu enerjisi yeni bir politik kültür miladı yarattı.

Ancak Türkiye’de sol muhalefetin geleneksel merkezleriyle isyan dinamikleri arasındaki yırtık bu travmaya rağmen kapatılamadı. Hareketin adını, kendiliğinden doğan örgütlenme biçimlerini, politik kültürünü kendine mal etme çabaları söz konusu yırtığı kapatma konusunda başarılı olamadı. Hemen her tür  örgüt, hareket ve akım Gezi öncesi reflekslerine ve kadrolaşma ihtiyacıyla belirlenen ilişki ağlarına geri dönme eğilimine teslim olarak Türkiye siyasetindeki eski “güvenli” pozisyonlarına kaçarken, yenilenme süreçleri çoğu zaman (toplantı yerine forum, örgüt yerine meclis, komite yerine yürütme, moderasyon yerine kolaylaştırıcı terimlerinin kullanıldığı) birer stil, yordam ya da tavır değişikliğinden ibaret hale getirilerek yozlaştı.

Gezi direnişi sonrasında oluşan park forumlarını, savunma ve dayanışma örgütlerini geçici birer politik patoloji ya da daha iyi ihtimalle birer sosyal anomali olarak gören siyasal hareketler, forumları “ele geçirmeye”, başaramadıkları durumlarda da kendi forum ve meclislerini kurmaya yöneldi. Doğrudan demokrasiyi direniş ve kamusal kuruculukla bütünleştiren, kapitalizm karşıtı hareketi yenileyici özellikler taşıyan forum ve savunma yapılarını, toplumdaki tepkileri birer STK olarak görerek “mıntıka-bölge siyaseti”ne indirgeyen tutumlar hızla yaygınlaştı.  Gezi’nin yarattığı siyasal dinamizm çoğu zaman “solun birliği” ya da “yeniden kuruluş” konulu tartışma ve projelerin bir argümanı haline getirilirken, hareketin dinamiği olan kent, çevre ve doğa mücadeleleri de en iyi ihtimalle sol sosyalist hareketlerin hemen tamamı için “çalışma yürütülecek”, “komisyonu kurulacak” birer alan olarak kurgulandı.

Sonuçta Gezi Direnişi öncesinde bütün bir 1990’lar ve 2000’li yıllar dönemine damga vuran “yeniden kuruluş” ve “yeni politik merkezlerin inşa edilmesi ihtiyacı”, çatı, grup, parti, birlik, meclis, kongre, hareket, stratejik ittifak girişimleri halinde toplumun direniş ve dayanışma talebinden, yani Gezi Direnişi’nden koparak yeniden sosyalist hareket içi siyasal süreçler olarak yaşanmaya başladı. Bu süreçte 7 Haziran ve 1 Kasım seçimlerinde görüldüğü gibi sandık-sokak ilişkisine odaklanan çeşitli siyasal programlar ve kampanyalar sandıkla sokağı birbirine bükmeye kadar vardıran analizlere uzandı. Yeni sosyalist merkezler, hareketler, yeni siyaset meclisleri, birlikler, dernekler vs. kurmaya ve siyasal kampanyalar örgütlemeye hevesli eski/yeni politikacılar giderek yaygınlaştı. İsyan, direniş ve dayanışma sürecinin dışında kendi siyasal gettolarını örgütlemeye yönelen tüm formel ve informel sosyalist toplulukların 20 yıllık yenilenme tartışmaları içinde kendilerine özgü “yeni” birer siper kazarak sosyalist siyaset sahnesine eklenmesini Gezi direnişinin ardından 4 yıl geçmiş olmasına rağmen halen ibretle izlemek mümkün.

Sonuç olarak Gezi direnişi öncesinde 1990’lı ya da 2000’li yılların siyasal ayrılıklarını temel örgütlenme zemini olarak kurgulayan, yaşanan büyük ekonomik-siyasal dönüşüm, ekolojik ve insani yıkım karşısında herhangi bir yanıt üretemeyen tüm akım ve topluluklar, Gezi’nin kurduğu yeni siyaset ve muhalefet zemini içine aktıkları halde, bu büyük isyan dalgasından kendi siyasal zeminlerini çitleyerek, parti, birlik, hareket, cephe, meclis, çevre, dernek türü sosyal ya da siyasal ilişkiler halinde kopmayı “başardılar”. Referandum süreçlerinde oraya çıkan ve Gezi’yi “hatırlatan” Hayır Meclisleri gibi yapılar ilk canlılık dönemlerinin ardından, (Gezi’nin bir kazanımı olarak!) birarada yaşayabilen bayrak ve flama siyasetlerinin tartışma alanı haline geldiler.

4. Gezi’ye Bakmak, Geleceğe Bakmak

Lafı fazla uzatmadan bugün Gezi direnişi ve sonrasında yaşanan örgütlenme ve mücadele süreçlerinin ve deneyimlerin halen anlamamız ve aşmamız gereken bir hareket noktası olarak önümüzde durduğunu söylemeliyiz. Çoğu kez yanlış anlaşıldığı ve değerlendirildiği gibi Gezi direnişi ve Haziran İsyanı süreci bitmiş, tükenmiş, geride kalmış bir vuslat heyecanı ya da gelecekte yeniden buluşacağımız beklentisiyle arada sırada bakacağımız bir ufuk çizgisi değil. Her büyük isyan dalgasında olduğu gibi Gezi direnişi de geri çekilerek, biçim değiştirerek, yenerek, yenilerek, dağılarak, örgütlenerek, tüm toplumda yankılanarak devam ediyor. Gezi’nin siyasal ve kültürel bakiyesi üzerine yükselen referandumdaki Hayır çalışmaları ve Hayır meclisleri, süregiden kent ve doğa mücadeleleri ve bu hareketler arasında giderek genişleyen direniş ve dayanışma talepleri, sol-sosyalist hareketin bu talep karşısında aldığı tutumlardan bağımsız olarak devam ediyor.

Neo-liberal yıkımın değişik biçimleri ve görünümleri arasında büyük bir ilişki ve siyaset zemini kuran, Yırca’yla Soma’yı, Validebağ’la iş cinayetlerini, Kuzey Ormanları’yla Yassıada’yı, Kaçak Saray’la 3. Köprü’yü, Hevsel bahçeleriyle ODTÜ’yü, metal işçilerinin direnişiyle Artvin’i, Suruç’la Yeşil Yol’u, kent hastaneleriyle ulaşım hakkını, engelli haklarıyla işgal edilen kentsel mekanlar için mücadeleyi birbirine bağlayan bu siyaset zemini varlığını sürdürmeye, tüm muhalif topluluk, birey ve çevreler için çağrıcı ve birleştirici olmaya devam ediyor. Gezi direnişini ve Haziran isyanını mezara gömmeye niyetli olanların aksine, neo liberal program ve Saray rejimi dağılana kadar da Gezi direnişinin yarattığı birikim etkisini sürdürmeye devam edecek. Bu birikimi kalıcılaştırmak, geliştirmek ve yeniden yaygınlaştırmak ise büyük ölçüde kent ve doğa hareketini yürütenlerin omuzlarındaki bir sorumluluk olarak öne çıkıyor.

 

5. Yeni bir politik kent, çevre ve doğa hareketine doğru…

Hepimiz biliyoruz ki Haziran isyanı ve sonrasında geçirdiğimiz dört yıllık süreç boyunca Gezi direnişi zemininde neşe, çokseslilik, isyan, direniş ve dayanışma temelinde yarattığımız hareketler, neo-liberalizme ve AKP rejimine karşı yeni  politik ilişki ve direniş biçimleriyle şekillendi. Bu ilişki biçimleri solun alışageldiği parti üyeliği, hareket taraftarlığı, STK, DKÖ aktivistliği gibi aidiyet biçimlerinin ötesinde, kendine yeni mücadele alanları açan, birey hukukuna saygılı, hiyerarşik olmayan yatay örgüt yapıları ve mücadele biçimleri inşa eden, zengin bir ilişki ve örgüt ağı içinde hareket eden topluluklar oluşmasını sağladı. Formel ya da informel siyasal topluluklarla ilişkili aktivistler de sözkonusu hareketlerin içinde yeralmasına rağmen, bu toplulukları asıl dinamiğini büyük ölçüde Gezi’nin direniş ve dayanışma odaklı referansları, bayraksız muhalefet ve isyan motifleri oluşturdu. Gezi direnişi sonrasında oluşan ilişki ve direniş zemini, özellikle kent, çevre ve doğa hareketinin eski döneme ait örgüt ve yapılarının (STK’lar, meslek odaları, yurtdışı kökenli ajans ve örgütler vs.) etkinliğini büyük ölçüde sınırladı ya da Gezi’nin dinamiklerine katılmaya zorladı.

Ancak tüm bunlara rağmen Gezi direnişi sırasında ve sonrasında yaratılan mücadele örgütleri, forumlar, dayanışmalar, kent bostanları, işgal evleri, atölyeler, kolektifler, kooperatifler ve komünler, sol-sosyalist hareketin ve ekoloji hareketinin geleneksel gerilimlerinin gölgesinde yürümeye devam etti, ediyor. Neo-liberal kentin yeni dinamiklerini kavramaya ve bu çerçevede yeni muhalefet biçimleri ve örgütlenmeleri üretmeye, kolektif eylem kapasitesini arttırmaya yönelik kurumlaşma çabaları, (bir ölçüde çağrı merkezleri olarak halen işlevsel olsa da) büyük ölçüde solun geleneksel tartışmalarının ve ayrılıklarının gölgesi altında ezilmeye devam ediyor.

Kentsel, ekolojik, mekânsal mücadeleyi toplumsal-sınıfsal dayanışmayla siyasal bir zeminde buluşturamayan direniş hareketleri, bugün bir kaç ayrıksı örnek dışında büyük oranda çözüldü, etkisizleşti, içe kapandı ya da bireysel temsil ilişkilerine daraldı. Programsız ve politikasız mücadele süreçleri birçok alanda kişiselleşti, toplumsal tepkileri geniş ve yaygın zeminlerde örgütlemeyi gündemine almayan “negatif aktivizm” denilebilecek biçimlere dönüşerek muhalefet potansiyellerini tüketti. Mekan/bölge kurtarmaya odaklanan, nostaljik korumacılığa dönüşen, kent ve doğa hareketinin kadrolarını yıkım karşısında mücadele etmeye çalışan birer doğa savunucusu karikatürü haline getiren çeşitli deneyimler bugün hepimizi yeni tartışmalar yapmaya ve adımlar atmaya zorluyor.

Bugün kent ve doğa yağması ekseninde yürütülen neo liberal ekonomik programa karşı mücadeleyi neşe, dayanışma ve umut temelinde, hiyerarşik zincirler halinde değil, özgürleştirici ve herkesin yeteneğini geliştirici açık yapılar içinde buluşturabilme ihtiyacı bir  kez daha öne çıkıyor. Neo liberalizm ve kapitalizm karşıtlığını alternatif ve uygulanabilir bir yaşam kurgusu içinde bütünleştiren, her bostanı, her işgal evini, her kolektifi aynı zamanda otoriterliğe ve muhafazakarlığa  karşı bir dayanışma odağı, her savunma inisiyatifini kent ve çevre yağmasına karşı bir direniş ağı, referandum sürecinde ortaya çıkan tüm Hayır meclislerini ve inisiyatiflerini yeni bir siyasal muhalefet şantiyesi olarak düşünen ve yanyana getirmeyi başarabilen bir direniş ve dayanışma hareketi yaratmak için adımlar atmak zorundayız.

Gezi direnişi boyunca ve sonrasında oluşturduğumuz ilişki ve mücadele zeminlerini bir direniş ve dayanışma hareketi olarak geliştirmek; isyana ve neşe’ye yabancı siyasal güçlerin Gezi’yi birbirine ikram edip durduğu bir meze haline gelmekten kurtarmak, bağımsız bir politik kent, çevre ve doğa hareketine yol açmak için tartışmaya ve yürümeye edelim…

 

 

Check Also

Toplumsal Mücadelenin Önündeki Engeller ve Örgütlülük Kavramının Değişimi – Eymen Demircan

Toplumsal Mücadelenin Önündeki Engeller ve Örgütlülük Kavramının Değişimi Eymen Demircan Bugün Türkiye’de toplumsal muhalefetin zayıf, ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir